4. gün: Bir saat sonra hava aydınlanır gibi oldu. Yolcu yolunda gerek deyip başladık yokuş yukarı tırmalamaya. 1 saat kadar yol aldıktan sonra yine bir bocalama yaşadık. Aslında doğru yol üzerindeydik fakat harita ile gerçek yol üzerindeki mirengi noktalarının açıları pek uyuşmuyordu. Yarış başında haritaların doğruluğu konusunda uyarılmıştık. Haritalar ne de olsa 20 yıllıktı. Bu duraklamada mütalaa için 45 dakika kadar kaybettik. Aslında 250-300m. Daha ilerlesek yol ayrımına ulaşacakmışız. Doğru yolda olduğumuzu anlayınca biraz da fazla yükselerek istediğimiz rotaya girdik. Yanlışlıkla çıktığımız 1450m. yükseklik bize yarıştığımız dağları ve adaları sabah güneşinde seyretme olanağı verdi. Manzara muhteşemdi doğrusu. Sabah güneşi altında kayalıklar sarı-turuncu renklerde parıldıyor, altımızda upuzun otlarla kaplı bir çayır yükseliyordu. Ortalık çok sessizdi. O yükseklikte zirvedeki kayalıklara oturmuş “gaklayan” birkaç karga dışında hiç canlı yoktu. “Ulan ben ayı olsam gelir burada yaşarım” dedim bizimkilere. Onlar da onayladı “Ayı olunca gel yaşa“ diye. Bizim bilmediğimiz ve sonradan öğrendiğimiz, zaten o yörenin ayılarının meşhur olduğu ve benim beğendiğim mekanların aslında onların avlanma sahası olduğuydu. Ayı geyiği çevirip, Bolu seçme kampında bazı arkadaşların karşılaştığı ayı macerasını da yad ederek güle eğlene epey yol aldık. Stap dağ evine geldiğimizde oldukça bitkin ve yılmıştık. 24 km. lik bu mesafeyi neredeyse hesapladığımızın 2 katı zamanda almıştı. Motivasyonumuzu oldukça düşmüştü. Buradaki su tulumbasından buz gibi sularımızı doldurduk. Bu tulumba tüm yarış parkuru boyunca denk geldiğimiz tek su kaynağıydı. Bizim dağlarda olsak mutlaka adım başı bir pınar veya çeşme ile karşılaşma imkanı olurdu. Bu memlekette ise eğer tedarikli değilseniz ve sık kayboluyorsanız dağda kalıp susuzluktan ölebilir insan. Neyse önümüzde 11 km.lik kırıcı bir kaya etabı daha vardı. Bu yolun sonunda patikamızı kaybedip yaklaşık 2,5 saat oyalandık. En kötüsü her uzatma Milhan’ ın dizlerinin daha çok zarar görmesine neden oluyordu. Gerçi son operasyondan beri biraz rahatlamış gibiydi ve çantasını taşıdığım için dizlerine daha az yük biniyordu ama bunlar geçici çözümlerdi. Motivasyonumuzun en düşük olduğu ve hatta yarışı bitiremeyeceğimizi düşündüğümüz tek nokta sanırım bu etabın sonuydu. Yavaş bir tempo ile 4 saatte bitirmeyi planladığımız 11km.lik bu etap, 6,5 saat sonra taş-kaya bir labirentin içinde kilitlenmemize neden olmuştu. Hepimiz için için öfkeleniyor ama birbirimizin moralini bozmamak için de yarışı terkedip/devam etme konusunda pek konuşmuyorduk. Kimse bu kararı vermek istemiyordu. Hepimiz topu Refik ‘ e atmış gibiydik. Bu kararı onun vermesini bekliyorduk. Şaşırtıcı olan şuydu ki canı en çok yanan Milhan olmasına rağmen yarışa devam edebilmek konusunda en çok istekli olan oydu. Overtime olup yarıştan çekilmek belki de işimize geliyordu. Ama maceranın arkasında bu işin buraya kadar gelmesini sağlayan ve bizim yerimizde olabilmek için onca zahmete giren bir çok arkadaşımız gözümüzün önüne gelince onların bunu haketmediğini düşünüyor ve olumsuz düşüncelerimiz için bir anlamda utanç duyuyorduk. Bizim için yarışın en zor kısmıydı bu anlar. Çünkü fiziksel olarak yarışı bitirebilecek güçteydik. Asıl zor olan onca olumsuzluğa karşın bu psikolojik savaştan yenik çıkmamaktı. Derken bir köylüye rastladık ve yol konusunda yardım istemeye çalıştık. Çat pat anlaşarak gitmek istediğimiz patikaya bizi yöneltmesini sağladık. Bu arada Milhan köylüye verelim falan dedi ama ne vermek istediğini pek anlamadık. Herhalde para veya ufak bir hediyeden bahsediyor olmalıydı. Ben bu kadarcık bir yardım için vermek taraftarı değildim. Ama zaten Milhan’ ın kaçacak durumu yoktu. Belki de durumundan ötürü takım için kendini amcaya feda etmeyi uygun bulmuş olabilirdi. Nihayetinde hepimiz dört gündür rahat bir yatağın hayalini kuruyorduk. Yolun kalanını neyin verilmesi gerektiği konusundaki geyik ve bir vicdan muhasebesiyle tamamlanmış oldu, CP 24 e varabilmiştik. Tati ve Alex’ i gördüğümüze hiç bu kadar sevinmemiştik. Tüylerimiz diken diken oldu. Perişan bir halde ve utanç duyarak geldiğimiz noktada bizi öyle bir karşıladılar ki bir anda tüm yorgunluğumuz gitti diyebilirim. Bir kez daha anladık ki bu işin yarısı psikolojik. Başarma hırsı yüksek bir takımın neler yapabileceğini kanıtlamak için bir fırsattı bu bizim için. Aslında ilk amaç yarışı sağ salim tamamlayabilmekti. Fakat biz yarışın ilk üç günündeki performansımızdan o kadar etkilenmiştik ki ilk 10 takım içerisinde ve 4 günde tamamlayacağız diye kendimizi neredeyse şartlamıştık. Halbuki profesyonel bir çok takım yarışı bırakmak veya kategori düşmek zorunda kalmıştı. Hızlı bir durum değerlendirmesi yaparak konumumuzu belirleyip yeni planımızı uygulamak için kayakları hazırladık. Durum şöyleydi; bizimle birlikte yaklaşık 10 takım B klasmanda yarışacaktı. Burada amaç herkesin finiş görmesi idi. Yoksa birçok takım zamanaşımı ile yarışma dışı kalacak ve az sayıda takım yarışı bitirebilecekti. Klasman değişimine organizasyon komitesi karar veriyordu. Yarışmanın belli bir kısmına belli sürede ulaşamayan takımın, yarışmayı 110 saatlik sürede tamamlamayacağına karar verilip parkurda kısaltmaya gidiliyordu. Bazı takımlar ise C kategoriye düşeceklerdi. Bize iletilen çok kırıcı bir trekking etabını pas geçip o mesafeyi kayak etabına ekleyerek adanın tamamını deniz kayağı ile geçmemiz gerektiği idi. Diğerleri yarış dışı kalmamanın ve bitirme şansımız olmasının verdiği gazla herhalde olayı pek iyi anlamadılar ki Alex bu mesafenin 40km. olduğunu ve yaklaşık 11 saat sürebileceğini söyleyince nedense sadece ben tepki gösterdim. “Nassı yaaa. Ne alakası var. 40km. kayak mı çekilir. Gece boyunca 11 saat suyun ortasında ne yapacaz ki?” desem de “ Hadi canım hadi” deyip verdiler kayağı elime. Yaklaşık 400m. kayakları sahile taşıyarak suya indirdik. Helalleşip başladık pedallara asılmaya. Karanlık-soğuk-ıslaklık. Bu üçü, insanın en eski ve nefret derecesindeki fobileridir. Bunca eziyetin üstüne 11 saat boyunca bnlara maruz kalacaktık. Al sana bir psikolojik test daha. Kardeşim biz bu yarışa fiziksel dayanıklılık içeriyor diye girmiştik. Bu iş iyice “Kuzuların Sessizliği” ne döndü.

 

Yola çıktığımızda gece saat 22.00 civarıydı. İlk 2-3 saat kavga küfür, biraz sohbet idare ettik. Fakat uykusuzluk ve gece şartları bizi uyumaya kışkırtıyordu. Hava çok güzel, göl gibi durgun Adriayatik Denizi’ nde kürek çekiyorduk. Hani biraz dalga olsa, biraz rüzgar belki bir iki rapid olaya biraz animasyon katacak ama karanlık, sessizlik ve monotonluk adeta çöl gibi bir ortamdı. Ben kayağın ön bölümünde olduğum için kürek çekerken arada çaktırmadan gözümü kapatabiliyordum. Ama Refik arkada düz gitmemizi de sağladığı için uyanık kalmalıydı. Kayakların bazen ters tarafa gitmesi ve iki kayak arka arkaya iken bazen kafa kafaya geldiğimiz anlarda anladık ki dümencilerin de gözleri kapanıyor. Denizin ortasındaki yüzlerce kayalık adadan birine ulaştığımızda denk gelen 5-6 metrelik çakıllığı farkettiğimizde buranın otelimiz olması gerektiğine karar verdik. Kalan yolumuz boyunca kayakları kıyıya alabileceğimiz başka bir yere denk gelemeyecektik. Yarışın kalan kısmında hiç durmamayı ve hızlı bir şekilde ilerlemeyi planladığımız için en az yükle yola çıkmıştık. Uyku tulumları, yedek kıyafetler, hatta herkeste olup benim yanıma almadığım rüzgar ceketim de “çok yük” kavramı arasındaydı. Ayşin’ in kayalıkların dibine çöreklenip horlaması üç dakikayı almıştı. Milhan, kuru bir şeyler giyip kayaklardan birinin üzerine uzanıverdi. Refik, çakıllar üzerinde kendine bir döşek hazırlayıp montunu ve kuru bir şeyler giyerek uzandı. En büyük “dry bag” de kafasının altında yastık olmuştu. Böylece 5 dakika içerisinde herkes uyku moduna geçmişti. Ben ise üzerimde ıslak bir wetsuit, karanlık ve sessizliğin içerisinde tek başıma kalakalmıştım. Üstelik uykum da kaçmıştı. Herkesin mışıl mışıl uyumasını seyretmek çok sinir bozucuydu. Anneannemin geceleri evin içinde sabaha kadar dolaşıp “Aman yavrum uykunuzun kıymetini bilin” deyişi aklıma geldi. Hülya Avşar’ ın bir şarkısında dediği gibi, bu gece çok uzun olacaktı. Kendi kendime söylenirken gözüm Refik’ in yastığına takıldı. En uzun dry bag oydu. Bir punduna getirip küçüklerden biriyle takas ettim. İçini boşaltıp çöp poşetleriyle de destekleyince iyi bir bivak torbası oldu. Ayaklarımı karnıma çekip içinde büzülünce omuzlarıma kadar geliyordu. Altıma da can yeleklerini serince dalgalarla sığ kıyıya vuran sudan biraz yüksekte bir yatağım oldu. Arada dalga biraz yükseldiğinde dönüşteki sular iğrenç bir şekilde koynumdan içeri girmesi çok sinir bozucu bir durum olmasına rağmen, rahatlığımla tanınan ben bu sıfatıma layık olabilmek için yere paralel hale gelir gelmez rüya görmeye başlamıştım bile. Gözlerimi kapayalı sanırım üç beş dakika olmuştu ki, Ayşin’ in yattığı kısımdan bir şakırtı geldi. Sanırım sıcaklık farkından o taraftaki kayalıktan bir takım kopmalar olmuştu. Ama bu durum Ayşin’ in uykusunu etkilememişe benziyordu. Yaklaşık bir saat sonra kalkıp hemen hazırlandık. Milhan ıslaklık ve karanlığın etkisiyle resmen takırdıyordu. Kürek çekmemize rağmen iki saat kadar sonra yine uykuya yenik düşüyoruz. Bu sefer kayaklardan birini bir kaya çatlağına sokup diğerini de ona bağlayarak yüzer halde, kayakların üzerinde havanın ışımasını beklemeye karar verdik. Günün ilk ışıklarıyla bir ekibin sesleri ile gözümüzü açtık. Kayalara saplanmış şekilde bizi farkedince  bir sorun var sanmışlar.Biz de “yok bir şey, uyku saatimiz” deyince gülüp gittiler. Biraz sonra biz de küreklere asılıyoruz.

5. gün: Sonunda kontrol noktasına ulaştık. Biraz arkamızdan 4-5 takım daha geliyor. Hemen yola çıkıp koşturarak yüzme etabına ulaşıyoruz. Cehennem sıcağında karşı adaya kadar 1,5 km. lik bir serinleme imkanımız var. Çantalarımızı belimize bağlayıp başlıyoruz kulaçlamaya. Yüzerken akvaryum gibi suda dipteki kayalar arasında kaçışan orfozlar, sinaritler ve av aramaya çıkmış ahtapotlarla mürenleri izliyorum. Sonra deniz derinleşiyor ve ister istemez “Jaws” geliyor aklıma, tırsıyorum. Kıyıya çıkar çıkmaz kayalık tepelere sarıyoruz. Berbat taşlık bir arazi daha ve 11km. trek etap. Bir çok tepe iniş ve çıkışından sonra Refik sahile inip çakıllardan gitmeyi öneriyor. İki küçük koy geçiyoruz üçüncü koyda “O da ne?” İnsanlar çıplak. Ellerinde içkileriyle güneşleniyor. Kimi diri kimi buruşmuş, etten tümseklerin olduğu bir yığın tepecik. Meğer çıplaklar plajına düşmüşüz. Yanlarından geçerken bize tedirgin bir şekilde gülümsüyorlar. Selam verelim mi vermeyelim mi karar veremiyoruz. Yüzlerce çıplağın içinde pejmurde kılıklı, teke gibi kokan, üstelik de biri ellerinde batonlarla topallayarak yürüyen dört tip. Oraya ait olmadığımız her halimizden belli. Biri bir şey söylese hiçbir açıklamamız yok. Ben direkt Refik’ i hedef gösterip “Bizi o getirdi” diyecem. Koyu geçip ilerliyoruz ve önümüzü kayalık kesiyor. “Refik! Abi n’oldu?..” gibisinden bakıyoruz. “Yahu bu kayalıklar haritada görünmüyor” diyor. Doğru söylüyor ama yapacak bir şey yok. Aşıp geçelim diye yelteniyoruz ama teknik aletler olmadan mümkünü yok. O sırada üç takımın ard arda koşturarak tepedeki bir patikadan gidişlerini seyrediyoruz. Yapacak bir şey yok indiğimiz çarşağı tekrar tırmanarak patikaya ulaşıyor ve noktaya ulaşıyoruz.

 

 

 

Şimdi önümüzde 17 kilometrelik bir asfalt yolumuz var. Koşturarak açığı kapatmaya çalışıyoruz. Her şeye rağmen hala koşabilmemiz şaşırtıcı geliyor bize. İnsan kolay kolay tükenmiyor demek ki. Feribot iskelesine ulaştığımızda bir basın ordusu bizi karşılıyor. Kayaklara binip gideceğiz  ama yalnızca bir kayak var. O noktada görevli hakem de ortada yok. Meğer görevli oğlan kız arkadaşı ile birlikte bir kayak alıp gezintiye çıkmış. Epey bekledikten sonra siz gidin diyorlar. Milhan ve Ben kayağa atlayarak başlıyoruz çekmeye. 10dak. sonra motorlu bir tekne, bir kayak ile Ayşin ve Refik’ i getirip yanımızda denize attı. Biraz sonra Türkiye den son gün için getirtilen kalabalık bir basın ekibi de (ne de olsa ülkeyi temsilen sponsorlu gelmiş bir takımız) kiralanan yat ile yanımıza gelip çekim yapmaya başladı. Müziği sonuna kadar açıp tezahürat yaparak bize destek olmaya çalışıyorlardı. Tarkan’ ın “Dudu” su ile kürek çekmek bayağı keyifliydi. Biz de kendi aramızda yarışıp şov yaparak güzel görüntüler vermeye çalıştık. Bir müddet sonra onlar basıp gitti. Biz de kalan 15 km. lik son kayak etabı ile baş başa kaldık. Yolun yarısı gibiydi ki sudaki yunusları farkettik. Yaklaşık 30m. önümüzde oynaşıyorlardı. Kıpkızıl akşam güneşi de Akdeniz üzerinden alçalıyordu. Karanlığa kalmamak için son bir hırsla asıldık pedallara. Sanırım tam ısınmadığımızdan olacak, dirseklerimde bir ağrı hissettim. İlerledikçe daha da artmıştı. Daha sonra bunun bir sinir sıkışmasının başlangıcı olduğunu anladım. Yarıştan aylarca sonra dahi dirseklerimden itibaren parmaklarıma kadar bir uyuşma ve hissizlik vardı. Eklem, kas ve kemik ağrıları, pişikler, yırtık ve ezilmeler de cabası. Tüm yarışmacıların bu tür arazlara maruz kalmışlardır. Neyse finiş hattında bizi tüm ekip coşkuyla karşıladı. Sanırım en görkemli finiş bizimki olmuştur. Akşam karanlığında flaşlar ve kamera ışıkları arasında son şovumuzu da yapıp şampanyaları patlatarak yarışı bitirdik. Daha sonra sonuçlar açıklandı. Dark zone duraksamaları hesaba katılmadığı için sıralamalar yanlıştı. Yapılan itirazlar sonucunda ertesi gün gerçek sıralama deklere edildi. Genel klasmanda 15. B kategoride 1. olarak yarışı tamamlamıştık. Önemli olan yarışı bitirebilmemizdi. O gece otelde beyaz çarşaflarda uyuyabilecektik. Daha sonraki iki gün hazırlıklar değerlendirmeler ve gezi ile geçti. Kısa bir Zagrep turu, alış veriş, uçak, vedalaşma ve işte evdeyiz. Aynı tas aynı hamam. Günlük hayatın monotonluğu içerisinde günler geçip gitti Kimse sokakta bizi çevirip imza istemedi. Eş dost kutlamaları da bir haftada bitti. Hep dediğim gibi “Biz koşturduk diye savaşlar bitmedi, hastalar iyileşmedi, açlar doymadı” Alt tarafı bir oyundu. Fazla da abartmamak lazım. Bize tek kalan yaşadığımız deneyimden aldığımız ders ve hatıralar. Tırmalamaya devam.

TIAR, hayatımda o zamana kadar katıldığım ve başardığım en zor görevdi. Çok eğlendik ve sanırım takım olmanın bilinci ile yarıştık. Aslında anlatılacak çok şey var ama sizlere pek anlamlı gelmeyebilir. Bunu ancak o dört kişi bir araya geldiğimizde yad edebiliriz. Çünkü o anlarda orada beraberdik. Emeği geçen herkese binlerce teşekkür. Sağlıklı ve mutlu kalın. Macera ruhunuz daim olsun…

 

Haa “Hırvat Dilber nerede yahu” diyecek olursanız; benim gözümde dilber, maceranın kendisi, coğrafyanın güzelliğiydi. Kusura bakmayın yani.